31.8.09

Bu Okuldan Mısın ?


İçeriye adımımı atar atmaz hissetmiştim bir gariplik olduğunu. Anlamalıydım aslında radyoda çalan kral fm’den, bilgisayarın açık monitöründe ki yemek tarifinden oranın öğrenci işleri odası olduğunu.

Okulum bana değer veriyordu galiba. O insanlar şimdi bana ne güzel davranır dedim ve girdim içeri. Ben hayallere dalmış hoş geldiniz efendim, şöyle buyrun gibi bir karşılama beklerken “evet ne vardı” diye bir sesle irkildim. Aslında “evet ne vardı” sözünün içinde çok derin anlamlar gizliydi. Eğitim hayatım boyunca her gidişimde bu sözün altında başka başka anlamlar çıkardım.

En temel hakkım öğrenci belgesi almakken itildim ,aşağılandım, hor görüldüm.Neden istiyorsun,nerede kullanacaksın sorularına maruz kaldım.Tek başıma azarlanmak yetmiyormuş gibi orada bulunanlarla beraber fırça yemekten yine kurtulamadım.Neden istiyorsun sorusu bu sefer neden hepiniz aynı zamanda istiyorsunuza dönmüştü.Şaşırmıştım…Bir kâğıt parçasının ertesi gün verilmesine de sonradan alıştım zaten.

Dekanlık, personeline boş zamanlarında canı sıkılmasın diye bilgisayarlara oyun yükletmişti herhalde. Ne zaman gitsem bir tanesi açık oluyordu çünkü. Yaklaşık 10.000 öğrencinin bulunduğu fakültede nasıl olur da öğrenci işlerinin, işi olmaz şaşılacak şey doğrusu. Madem bu kadar bol zamanınız var bizler neden final sınavlarını olduğumuz da otomasyondan vize sonuçlarını henüz öğrenebiliyoruz. Çünkü ben ne zaman gitsem ya oyun oynuyorsunuz ya da dedikodu yapıyorsunuz. Ben gittikten sonra herkes işine sarılıyor galiba. Razıyım yinede; ben görmesem de sizler mutlaka çalışıyorsunuzdur.

Hem o kadar yoğunsunuzdur ki odaya gelmiş öğrenciyi telefonla konuşurken dışarı çıkartma cüretini bile kendinizde görebiliyorsunuzdur. Kapıdan çıktığınızda ulan ben mi yanlış yere geldim diye kafanızı kaldırırsınız öğrenci işleri tabelasını görünce hüzne kapılır sisteme lanet edersiniz. Aslında şikâyet etmek zor değildir ama uğraş gerektirir. Bir kâğıt parçası için bu kadar çabaya değer mi değmez mi bu ikilem arasında gider gelir insan.

Yolunuz ders seçmek için öğrenci işlerine düşerse eğer yukarda saydıklarım devede kulak kalır. Her ne kadar okulumda ki bilgisayarlar 1981 yılından kalmış olsada iyi-kötü diyemeyeceğim kadar kötü bir internet sistemi mevcuttur. İlk bilgisayarında 1981 yılında icat edildiğini bildiğimizden okulun teknolojiye nasıl baktığını anlamak zor değil.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da derslerimi seçemedim ve okulun internet sitesinden bulduğum öğrenci işleri telefon numaralarını bir bir aramaya başladım. İlk aradığım numara öğrenci işleri genel merkezi çıktı. Beni kendi fakülteme yönlendirdi. Şimdi ki aradığım yeni numara ise ısrarla telefonu meşgule veriyor. Ben arıyorum o kapatıyor, ben arıyorum o kapatıyor derken telefonu açan “hee ne vardı” deyince içimi tarifi imkansız bir sevinç kaplamıştı. Evet doğru yerdeydim. Orası benim fakültemin öğrenci işleriydi ve telefona cevap veren de oradaki 60 yaşındaki macır amcaydı. Tanımıştım sesini. Zaten söylediklerinin yarısını anlayabiliyordum bu o olmalıydı. Ben derdimi anlatmaya başladım, bitirmeye fırsat vermeden lafa bir telefon numarası sıkıştırdı ve beni başka numaraya yönlendirdi.

O numara senin bu numara benim derken aptala dönmüş bir şekilde son aradığım numaraya sesimi yükseltmeye başladım. Karşımda ki mahalle karısı üslubuyla bana dik başlılık yapma hee diye çıkıştı. Tamam dedim attım içime.Ben sana yardımcı olmaya çalışıyorum diyerek havayı yumuşattı neyse ki.Ben daha önce aradığım 6 numaraya da söylediklerimi bir çırpıda söyledim.Telefonda çok seri olmak lazım çünkü.Karşıdaki senden sıkıldı mı hemen başka tarafa yönlendirebilirdi.Hatamı bulmuştum galiba.Yüzdüm yüzdüm kuyruğuna geldim bu işi hallettim diye düşünürken telefonda ki görevli bana hayatım boyunca unutamayacağım bir cümle sarf etti.

Bu okuldan mısın?...

İlk Aşk


Daha birinci sınıfta aşık olmuştum.Aşk nasıl bir şey daha 7 yaşında bir veletken tatmıştım.Ama benle beraber en az 10 kişi daha aynı kıza aşık olmuştu.Acı olanda buydu belki de.Daha 7 yaşındayken yarışmam gereken en az 10 kişi...

Ben yine 7 yaşında öğrendim hayatın bir yarışmadan ibaret olduğunu.7 yaşında 10 kişiyle başlayan yarışma 17 yaşında yaklaşık 1buçuk milyon insanla devam etti.Hayatın her alanı bir yarışmaydı galiba.Ama ilk sınavımı 10 kişiye karşı verecektim ve kazanmam gereken bir zafer vardı önümde.

Aslında o 10 kişiden 3-5 kişiyi eleyebilirdim.Çünkü onlar çok yaramazdı. Fatma sevmezdi yaramazları. Ben usluydum,ben zekiydim,ben sinsiydim.Sessiz ve derinden gitmeliydim.Ufak kahramanlıklar da beni ön sıralara atabilirdi bu ilk sınavda.Ya da ufak yaralanmalar.Fatma’nın dikkatini çekecek olan her şey…

Kahramanlıklar önemlidir eğer 7 yaşındaysan.Sınıftaki diğer çocuklara karşı sözünü geçirirsen Fatma’nın beyaz atlı prensi olabilirsin.Boyun kısa olabilir ama bunu avantaja çevirmek senin elinde.Atletik vücudunla en hızlı koşan sen olabilirsin mesela.Bu da etkileyebilir Fatma’yı.Bahçede tenekeden top oynarken düşüp dizini kanatırsan Fatma’nın gözünde mağdur olabilirsin.O seninle ilgilenirken sen acıdan kıvranabilirsin .Ona yakın olmak ne de olsa yetiyordur sana.

Yine 7 yaşında anlamıştım utangaç olduğumu.Nerden bilebilirdim bunun en temel karakteristik özelliğim olacağını.Her türlü cinliği yapmama rağmen açılamıyordum Fatma’ya.Rakiplerim bir bir aşklarını ilân ederken ben yerimde sayıyordum.Durumum kurumsal olarak büyümüş ancak sportif bir başarısı olmayan futbol takımları gibiydi.Başarıya giden yolda atılması gereken her adımı atmıştım ama sportif bir başarı yoktu.

Mahallenin abileri,ablaları bile anlamıştı Fatma’ya aşık olduğumu.Gerçi bütün sınıf aşıktı.normaldi bu.Bir tek Fatma anlamamıştı galiba bu durumu.Ne bilsin kız onun dikkatini çekebilmek için şekilden şekle girdiğimi.

Sınıfın en güzel kızıydı Fatma.Öğretmenin en gözde öğrencisiydi.Sınıfın aydınlık yüzüydü.23 nisan bayramlarında sınıfın şair sesiydi o.Sabah törenlerinde andımızı en içten duygularıyla şaşırmadan,sesi kısılmadan,”iyi dersleeerr arkadaşlar” sözünü sonuna kadar söyleyebilen tek öğrenciydi.Fatma’da olması gereken tüm vasıflar vardı.Fatma’ydı çünkü o.Ablası da çok güzeldi.o ayrı…

O anlamadı ben anlatamadım büyüdük hızla.Zaman su gibi akıp geçti ama Fatma yine çok güzeldi.Biraz kilo mu almıştı ne.”biraz” biraz hafif kaçabilir.Ama yinede Fatma candır…

Halil ve Ben


Hocasının yüzüne gülen, onun yanındayken her türlü yalakalığı yapan ama o gittiği zaman arkasından demediğini bırakmayan topluluğa kısaca öğrenci diyorum. Diyorum çünkü ben de böyleydim.

İlkokuldayken “tırt” bir öğrencilik dönemi yaşadım. Daha çok sessiz ve çalışkan takılan ama o kadar çalışkan olmayan hafif sümsük bir öğrencilik. Hiç çalışmadım deyip 95 alanlardandım. Böyleydim çünkü 50 kişilik sınıfta benden daha baskın tipler vardı.

İlkokuldayken eğer biri sizden 1 yaş bile daha büyükse evet bu bir sorundur. Sınıfta ki statüyü belirleyen en büyük etken “yaş” olmuştu. Benim şanssızlığım olsa gerek okuduğum yerde sınıf tekrarı yapan bir hayli fazlaydı. Ve hoca beni onlardan birinin yanına oturtmuştu…

O ne espri yaparsa gülmek zorundaydım. Gülmezsem eğer “gülsene lan hahaha” deyip enseme bi tane indirmesine hazır olmalıydım. Gerçek Recep İvedik’i o zaman tanıdım ben. Halil’in ağzından çıkan her kelimeye kendimi yırtarcasına iştahlı iştahlı sanki gülmeye açmış gibi katılarak gülüyordum. Halil benim idolüm olmuştu birden.
Halil’in adamı olmuştum adeta. Beni çok seviyordu pis şişko. O benim suratıma bi tokat indirdiğinde bende ona sevgi göstergesi olarak göbeğine sevimli ve bir o kadar yumuşak yumruklar atıyordum. Halil ve onun haydut arkadaşı Evren’le de samimiydim artık.”naberrrrr lannn bücüüüürr” nidalarına keh kehh gülüp iyidir “evren senden naberrr” deyip geçiyordum. Benim üzerimden yapılan şakalara aldırmıyor neşemizi kaçırmıyordum.

Halil’le Evren sınıfta ne yaparsa onların yaptıklarını tekrar eden bir Osman vardı. Osman mizahi yönü 0 olan, taklit yeteneği yerlerde sürünen garip bir insandı. Onun gibi bir insan hayatıma bir daha girmedi zaten. Bu yönüyle Osman oldukça marjinaldi. Ama onun bu farklılığı tam olarak “mal”lığından ileri geliyordu. Evet o katıksız maldı. Buna emindim. Duyduğu şakayı 10 saniye sonra kendi yapan bir insan evladı var mıdır bu dünyada bilmiyorum. Osman’da diğerleri gibi sınıf tekrarı yapanlardandı.

Statü gereği bu mal bile dokunulmazlar arasındaydı yani. Halil’in şakalarına katıla katıla gülen ben aynı şakayı Osman’dan duyduğumda birden soğuyordum.
Günler su gibi akıp geçiyor,şamata gırgır derken Halil, ben ve evren muhteşem bir üçlü olmuşken Osman beni dışlamaya başlamıştı. Onun şakalarına gülmeyen Halil ve Evren’in yanında yer alıyor Osman’ın her zaman “göt” olmasını zevkle izliyordum. Diğerlerine gücü yetmeyen, zayıf halka olarak beni gören Osman üzerime oynamaya başlamıştı.

Zaman zaman şiddete maruz kalmak canıma tak etmişti. Bu düzen böyle gidemezdi ve Osman’ı kenara çekip ona haddini bildirmeliydim, öyle de yaptım. Bir gün ders arasında Osman’ın koluna girdim ve onu arka bahçeye götürdüm, çektim kenara. Bak Osman dedim bana karşı tavırların hoşuma gitmiyor,akıllı ol aslanım yoksa “mına korum” senin dedim.Önce biraz korkmuş gibi görünse de o da Halil gibi enseme bi şaplak atıp “sittir lan” dedi ben de gittim…

O günden sonra esprilerine gülmek zorunda olduğum 3 kişi vardı artık. İlk şakalar güzel olsa da aynı şakayı tekrar duymak hele hele Osman gibi bir maldan duymak acı veriyordu bana…

web stats

Hakkımda

Fotoğrafım
paylaşmak güzeldir... http://twitter.com/burkyy16